Sİvas Katlİaminda KaybettİĞİmİz Canlarimiz
Pir
Sultan Abdal Kültür Derneği, her yıl düzenlediği "Pir Sultan Abdal
Kültür Şenliği"nin IV.'sü 2 Temmuz 1993'de Sivas'ta yapıldı. Demokrasi,
laiklik ve çağdaşlaşma karşıtı ırkçı, şeriatçı güçler, devletin
denetiminde saldırıya geçtiler. Madımak Oteli'nde bulunan 35 yazar,
ozan, sanatçı ve genç yakılarak katledildiler. Şehitlerimiz:
Asım BEZİRCİ
1928'de demiryolu işçisi Hamdi
Bey'le ev kadını Refika Hanım'ın tek çocuğu olarak dünyaya gelir Asım
Bezirci. Üniversite yıllarında sosyalizmle tanışır. Türkiye Sosyalist
Partisine girer. Refika Hanım hep bir denge isterdi. Sanki hassas bir
terazi gibiydi. Asım Bezirci'ye "başkaldırı insanı" demek doğru bir
tanımlama dedim. Şiddetle karşıydı. Kanımca, bunda sosyalizme yürekten
inanmasının da etkisi var. Asım Bezirci, 67 yıllık yaşamına, bir insan
ömrüne eşit uzunlukta 70 kitap sığdırdı. Sonuç ne kadar acı olursa
olsun, yüreklerimizi ne kadar acıya keserse kessin, ölümü Asım
Bezirci'ye yakışır biçimdeydi. Kalesini terk etmeyen komutanlara
benziyordu. Gençliğe inanıyordu. Tercihi onlardan yanaydı. Ağız dolusu
gülüşü, çoşkusu, kuralcılığı, kütüphane raflarında bile eleştiriyi
sürdüreceğinden hiç kuşkunuz olmasın.
Metin Altiok
Metin Altıok bir sabah, 13 Haziran
1993 günü, on kitabını birden yere yayarak, eşi Nebahat Çetin'e
imzalamaya koyuluyor. "Sende benim setim yok bulunsun" diyerek Sivas'ta
katıldığı üçüncü şenlik oluyor. Nebahat Çetin, "Sen Sivas'lısın,
Metin'i sağlam verdim, sağlam istiyorum" diyor Uğur kaynar'a... İkisi
de dönemiyor Sivas'tan.. Üstünde kafa patlattığı konu, ölüm; kendi
ölümü; karısının ölümü; "Önce sen mi öleceksin, ben mi öleceğim?" Bu
tartışma saatler boyu sürüyor! "Ben ölürsem sen bana sahip çıkarsın"
diyor karısına, "Sen ölürsen ben sızarım!" Sivas'tan sağ dönmüş
olsaydı, intihar etmese bile, Metin'i alkol komalarından kurtarabilir
miydik acaba? "Ben niye yaşıyorum, ben niye ölmedim" bu soruları hep
soracaktı kendine, duyduğu derin acıyı bana da yaşatacaktı... Sivas'tan
sağ çıkması, bir başka biçimde ölümü olurdu.
O Şair Bir Babaydı
Sevgili kızım Zeynep; diyerek,
yaşamındaki yerini önemle vurguladığı kızı Zeynep Altıok, bugün şunları
söylüyor babası için: Babam, ben sekiz yaşındayken hatıra defterime
birşeyler yazmasını istediğimde oraya bir dize yazmıştı: "Gülüşün bir
kuş olacak hep omuzumda". Onu 02 Temmuz 1993'te bir ortaçağ
karanlığında kaybettim, kaybettik. Ardından birşeyler söylemek benim
için çok zor. O sadece bir baba değil, şair bir babaydı çünkü. O,
"Metin Altıok"tu.
DR. BEHÇET AYSAN
Behçet Aysan "Beyaz bir gemidir ölüm" adlı şiirini okuyorum.
Çünkü beyaz bir gemidir
ölüm
Siyah denizlerin hep
çağırdığı
batık bir gemi
sönmüş yıldızlar gibidir
Yitik adreslere benzer
ölüm
Yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken, ben belki
başka bir şehirde ölürüm. Kır yaşamı gösterdi ki, direnen şairler
soyundandı Behçet Aysan. Arkadaşlığın, kardeşliğin insanı Behçet
Aysan'ın ölümü, direnen şairlerin ölümüne benziyor. Onun Vaptsarov,
Joset, Petöfi için duyduğu derin acı ve kederi, bizim kendisi için
duymamızın, mümkün mü?
Behçet Aysan, yaşamı boyunca
katıldığı demokrasi mücadelesinin güçlüklerini bilinçle göğüsleyen bir
şairdi. Örgüt bilincinin sağlam bir örneğiydi. Yaşamının son döneminde
Nükleer Savaşın önlenmesi için Hekimler Derneği'nde (NÜSHED) Yönetim
Kurulu üyeliği yaptı, Ankara Tabip Odası ile Genel Sağlık - İş
Sendikası üyesidir. Edebiyatçılar Derneği'nin kuruluşuna da katılarak
Genel Yönetim Kurulu'nda yer aldı.
UĞUR KAYNAR "Öldüğünde / doğduğum yere gidiyorum / yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği / işte böylesine yeniyorum."
Uğur Kaynar'dan geriye, askılı deri
çantasının kalacağını; çantadan, üzerinde yukarıdaki dizelerin
çiziktirildiği beyaz bir peçetenin çıkacağını; hayatıyla şiiri
arasındaki trajik ilişkinin Uğur Kaynar'ın ölümünü anlamlandıracağını
bilmiyoruz henüz.
"Uğur, hep tek başınaydı. Bilinçli
olarak yanlız kalmayı isteyen, yanlız olmayı seçen bir insandı. Hep
yalnızdı. Ve o yanlızlığını bir oya gibi işledi şiirlerine"
Uğur çok hüzünlü bir adamdı.
Şiirlerinin teması sevmektir, sevdadır... Sevmeyen insanlara, sevmeyi
bilmeyen, daha doğrusu öğrenemeyen insanlara yönelik, çok ciddi
eleştiriler vardır. Her kitabı, yüklü bir hüzün anlatımıdır. Zorlu ve
Kavgalı yıllar. Ülke, politik bir kaosu yaşıyor, Uğur Kaynar'ı da
fazlasıyla etkileyen ve belirleyen politik mücadeleler dönemi. Sürekli
içeri alınıp bırakılmalar... 12 Eylül döneminde, iki yıla yakın
Mamak'ta yatan Uğur Kaynar, şiir yazmanın, Uğur için bir yaşama
biçimine dönüşmesi de o yıllara rastlıyor. "İlk kitabının naif, çocuksu
havasından Gizemya ile sıyrılmıştır Uğur... Okuyan, rahatlıkla fark
eder. Daha kentli duyarlığa dönüşmüştür şiiri... Alabildiğine bir hüzün
vardır gene de, Hep bir hüznü yazardı ve bu hüznü şiirlerine yoğun
olarak yansıtırdı."
Edebiyat çevresine rağmen çok yanlız
bir adamdı... Duygulu ve yaralı bir insandı... Çoçuk yaşta annesinin
ölümü, ailenin dağılması ve benzeri olgular, Uğur'u fazlasıyla
etkilemişti. Uğur'da diyor Serap Kaynar; "Hayatı boyunca hep çekti
kendini insanlardan, kendi kabuğunun içine girmeyi tercih etti...
Kendini zorlayan bir insandı Uğur... Uyum sağlamıyordu ve bunu
istemiyordu da... Her zaman kaygılı ve sıkıntılıydı.Hiçbir ortamda
varlığını bütünüyle ifade edemiyordu... Sivas'taki ölümü de bir
tekbaşınalıktık!"
Ölümünden sonra, Serap Kaynar'a bir
torba içinde teslim ediliyor Uğur'un kalan eşyaları. Yanından hiç
ayırmadığı, adeta kişiliği ile özdeşleşen askılı deri çantası ise
bulunamıyor. Katliamdan birkaç gün sonra çanta, mucizevi bir biçimde
bulunarak Serap Kaynar'a ulaştırılıyor; sapasağlam, ne bir yanık, ne
bir koku... Peçeteler çıkıyor ortaya... "Dizelerini ilk olarak
peçetelere yazardı, "Öldüğümde / doğduğun yere gidiyorum / yıllarca
süren bir hasret ve bilinmezliği / İşte böylesine yeniyorum".
"Madımak'tan sağ çıkamayacağını
biliyordu Uğur... Otelin merdivenlerinde Behçet ve Metin ağabey ile
birlikte çekilen fotoğraflarından anlıyorum bunu" Uğur Kaynar'ın ölümü
bile, sancılı hayatına karşı elde ettiği bir yengi değil mi?
ERDAL AYRANCI
Arkadaşlarının cesur, atak ve bonkör
olarak tanıdıkları Erdal Ayrancı.70'li yıllara gidiyoruz: Erdal 1978
ODTÜ girişli. Eylül'de başlayan olağanüstü bir dönem, pek çok insan
gibi Erdal'ın da payına mahpusluk düşüyor. Erdal Ayrancı, 1980-1993
yılları arasında iki yıl iki gün Mamak, Ankara Kapalı, Niğde, Bor-Niğde
cezaevleri'nde yatıyor. Çalışma odasında gördüğümüz maket gemiyi
Mamak'ta kapılardan çıkardığı tahtalardan yapmış. Gemiye eşinin adını
koymuş:"Hatçe". Mahpusluk günlerindeki ilk şiiri 2.7.1981 tarihin de
Mamak'ta son şiirini 20.03.1983'te topçam'da yazmış. Erdal Ayrancının
29.05.1982 tarihinde Niğde cezaevi'nde yazdığı şiirde Hatice'yi,
Zeynep'i ve Sivas'taki akrepleri bulmak mümkün. Şiiri okuyoruz: "Eğer
Bir gün / Bir beyaz güvercin / Gelecekse ağzında bir mektupla / Ve
silecekse gözlerimdeki hüznü / İsterim / Durmasın kanat çırpsın bana
doğru / Birgün eğer bir tahliye kağıdı / Beni sana kavuşturacaksa /
Gayri gelsin düşlenen günler / Ocakta kaynayan tencere / Beşikte bebek
/ tomurcuk tomurcuk / Filiz filiz hayat / Düşünsene ne güzel olurdu /
Düşmansız yaşamak / Haydi boşver bunlara / Şimdi bunlar tatlı hayal /
Eğer birgün sevgilim / Son verecekse hayatıma / Bir ses / İsterim
durmasın patlasın / Anlam bulacaksa kulaklarımda / Yalnız... / Düşerse
kanımın bir damlası yere / Bilsinler ki / Orada kırmızı yediveren
gülleri açacak / ve bülbüller ağıt yakacak ölüme / Korksunlar
korksunlar artık / korksunlar alev çemberindeki akrep gibi / Çünkü
ölümleri / Gül dikenlerinden olacak. Erdal'ın kekeme zürafa benim."
Yazının son paragrafını sunuyoruz.
"İşte şimdi mezarımın başındayım ve
ağlıyorum ölüme. Ölüm, benim ölümsün. Açlığım, çaresizliğim ve
beceriksizliğim ölümü bile beceremedim, belki de becerdim...Belki de
anladım ölemeyeceğim, Ölü güzel olur mu?.. Benim ölüm çok güzeldi,
bembeyazdı giysilerim, kanım çekilmişti de yüzüm de bembeyazdı, ben
duymadım ama imam çok şeyler söylemiş hakkında, çünkü ben ölüyüm duymam
ki; demiş ki şöyle ya da böyle. Neyse iyi adamdı günahları affolsun
falan gibi, sağolsun hiç tanımazdık sağlığımızda birbirimizi, onun için
çok da fazla iyi şeyler diyemeyeceğim hakkında, hatta bir keresinde
küfür bile etmiştim gıyabında. tam ben uyurken sabaha karşı ezan
okuyası tutmuştu da küfür etmiştim. Sen hiç kendi ölümüne üzüldüm mü?
Ya da ağladım mı? Ben en son babam öldüğünde ağlamıştım ve son gördüğüm
ölü oydu, kendi ölümü göremeden önce, Sen hiç güzel ölü gördüm mü? Ben
gördüm yemin ediyorum çok güzeldi ölüm, inanmazsan sor. Bir beta
balığıyla japon balığı vardı. Zurafanın yanında ve sadece benim ölümü
seyretmeye gelmişlerdi, inanmazsan sor, ne güzeldi ölüm bembeyazdı,
bembeyazdı giysilerim. Kanım çekilmişti de yüzüm de bembeyazdı.
İstersen sor. zürafa kekeme yalnız, bence balıklara sor, tabi eğer uzak
doğu dilini biliyorsan."
Erdal Ayrancı'nın odasında
kendisinden geriye kalan eşyaları inceliyoruz: Partolonunun cebinden
çıkan beş yüz bin lirayı elimize alıyoruz; Atatürk'ün yüzüne kan
bulaşmış. Erdal Ayrancı'yı hastanenin morgunda görenler, "bembeyaz bir
ölüydü", diyecekler.
Biricik kızları Zeynep matematik
dersinde kümeler konusu işlenirken, ailesinin kümesini çizecek: Önce
kendisini, sonra annesini ve en son olarak da babasın Erdal Ayrancı'yı
yerleştirecek kümenin içine.
ASAF KOÇAK Asaf Koçak, "Bizim
toplumumuzda bireylerin kendilerini sorgulamaları ve dönüştürebilmeleri
kaygıları oldukça az. Sorgulamak yeterli değil mesele
dönüştürebilmekte. En önemli olanın aynanın karşısına geçtiğimizde
kendimize ateş edebilmeyi becermemiz olduğuna inanıyorum diyor.
"Asaf duvara asılan ve
koleksiyonlara girenlerde yeni arayışlardan yanayım. Bir defa korkusuz
olacaksınız ve tanımlara var olanlara fazla bel bağlamayacaksınız.
tanımlar geçici değilmi sanatta yeni arayışlar içerisinde olmak gerek
diyor.
Uzun yıllar süren karikatür
serüveninden sonra bir değişim ve yenilenme dönemi başlıyor sanatında.
Belki de asıl yapmak istediklerini bundan sonra gerçekleştirecek.
Asaf Koçak bir karikatüristti, fakat
öncelikle bir insandı. Bir yandan ödenmeyen ev kirası kapanan telefonu
"ki müzmin durumları bunlar Asaf'ın" öte yandan duygusal olarak
yaşadığı derin yıkım, gerede yeşil pantalonu mor çoraba rengarenk
gömlekleriyle yaşamını ti'ye alabilen bir Asaf Koçak yaşıyor.
"Hiç bir zaman mutlu ve huzurlu
olamadı. Hep huzursuz, kaygılı ve sıkıntılıydı. Acılar içinde kıvranan
bir insandı, fakat bunu çevresine göstermezdi. Bir çok kişi Asaf'ı
yaşama sıkısıkıya bağlı bir insan olarak anımsıyor, fakat o asıl
başkalarını yaşama bağlardı." Sivas'a giderken ev kirasını ödemiş
olması Asaf Koçağın yaşadığı en büyük ve son oluyor.
NESİMİ ÇİMEN
"Beni fraksiyonlara bölünmüş sol
sevmedi bir türlü. Öyle kendimi beğendirme şirin gösterme derdim de
yok... Alevi dernekleri de... Sol sevmedi, çünkü ben hiç bir fraksiyona
girmedim. Sanatçının fraksiyonu olur mu? Ben halkın ozanıyım, ezilen
biriyim ve elbette ezilenlerden yanayım, ama şu "Sol'un" ve bu "Sol'un"
sazını çalamam Alevilik de öyle. Bizim kültürümüzün zenginliği oradan
geliyor, ama ben Alevilicilk de yapamam. Çağı geçti bunların. Hem
sınıflardan, emekçiden söz ediyoruz. hem de Alevicilik yapıyoruz. Bana
bu da ters geliyor. Ama şu var: Türkiye'de ilk Şah İsmail gecesini ben
düzenledim. Güçlü bir halk ozanı olduğu için, bir kültür eri olduğu
için düzenledim."
Ankara'daki Can Yücel ve Yaşar
Kemal'in katkılarıyla düzenledim. Alevi kitlesine yaslanarak yapmadım
bunu kültür olayı olduğu için yaptım o'nun içindir ki Alevi
derneklerinin toplantılarına pek çağırmazlar beni, Pir Sultan'a da bu
yıl çağırdılar, yol param da yoktu ama, 500 bin lira bir yerden bulup
geldik. Yokluk, yoksulluk içinde bile olsam Türkiye'de yaşamayı
seviyorum.
Gel ey Nesimi sen, senden sor seni,
Sakın ha hor görme asla bir canı,
İnsanları sev sen, eyle secdeni
Mukaddes bir varlık hakkın kendisi
MUHLİS AKARSU - MUHİBE LEYLA AKARSU
Muhlis Akarsu, 1948 yılında Sivas'ın
Kangal ilçesinin Minarekaya köyünde doğdu. Hacı Bektaşi Veli, Yunus
Emre, Karacaoğlan, Aşık Veysel doğrularından yola çıkarak, kendine
insan sevgisini şiar edindi, 1972 yılında kendisinin de çok saygı
duyduğu Seyyit Halil Çiftlik'in kızı Muhibe Leyla Çiftlik'le evlendi.
"Muhibe Leyla Akarsu'nun bu evliliklerinden Pınar, Çınar ve Damla
adlarında üç kızları oldu.
Mahsuni Şerif'in Muhlis Akarsu için
söylediklerini anımsıyoruz. "Genellikle kış günlerinde yapılan Bektaşi
Cem ve Cemaatlerinde, yörenin seyitlerine ve ozanlarının etkisinde
kaldı.Önceleri klasik Bektaşi kalıpları içinde ismini duyuran
sesini-sazını dinleten ünlü arkadaşım yetmişli hatta altmışlı
Türkiye'de başlayan devrimci kıpırdanışlara yabancı kalmadı. Zamanla
dev ozanlar İhsani, Ali İzzet, Nesimi, Çırakman gibi isimlerle
sahnelerde görüldü.
Son derece yanık ve tok sesiyle bir zamanlar plak ve kasetlerde rekor düzeylerde eserler sergiledi.
Akarsu özünde Pir Sultan Abdal
aşkıyla doludur. Pir Sultan'ı rehber seçmişti. Kendisinin sonunun
darağacı olup olmamasını hiçe sayardı. Ama diri diri yakılacağını hiç
de aklının ucuna getirmemişti kuşkusuz.
Her mısrasında gericiliğe ateş püsküren kardeşlik barış ve dostluğun simgesi olmuş bir ozandı.
Muhlis Akarsu Türkiye'ye adım adım gezerek kendi kültürü olan Alevi Kültürünü tanıtımını üstlenmişti
Akarsunun unutulması mümkün
değildir. Pir Sultan Kültürü ile yaşıyacaktır. Bu yazıyı bitirirken
Muslis ve Muhibe Akarsuyu, söz ve müziği Muhlis Akarsuyun olan "İşte
Geldim Gidiyorum" adlı türküyle anıyoruz.
SEHERGÜL ATEŞ
Sehergül Ateş,
1963 Ankara doğumlu... Açık Öğretim Fakültesi öğrencisi... Türkiye
Elektrik Kurumun'da (TEK) memur olarak çalışmış...
Evin her köşesinde Sehergül'ün
yeteneğini, emeğini sergileyen ürünler yer alıyor; makrome el işleri,
örgüler, yapma çiçekler ve özenle baktığı menekşeleri... Sehergül Akeş,
çiçekleri çok seviyor, işyerlerinde kırkayakın çiçeği olduğunu
öğreniyoruz; Her sabah "günaydın ben geldim" diyerek sesleniyor onlara,
"öpün bakalım ablanızın elini" diyerek okşuyor hepsini.
Sehergül'ün odası, ölümünden dört
gün sonra ilk kez açılıyor, o günden sonra da sürekli kilitli
tutuluyor. Babası Musa Ateş odaya girmeyi reddediyor, acısını yüreğinde
duyduğu kızı için döktüğü gözyaşlarını bizden saklamıyor artık...
Ablası bir kaç bavula sığan ceyizini gösteriyor, odada Sehergül'e ait
herşey yerli yerinde korunuyor. "Eğer saz çalmadan ölürsem, mezarımı
tekmeleyin" diyor ablasına.. "Sen herşeyi öğrendin, bir tek saz çalmayı
mı öğrenemeyeceksin ?" diye kızıyor ablası... "Evimin her köşesinde,
bahçemin her ağacında onun emeği vardı.
Yaşamını güzelleştirmeyi bilen,
yarınına umutla bakan, yüreği sevgi dolubir genç kızdı Sehergül Ateş...
Diğer güzel insanlarımız gibi, O'nu da, apansız yitirdik kanlı
Sivas'ta..
HASRET GÜLTEKİN
01 Mayıs 1971, Sivas'ın İmranlı
kazasına bağlı Han köyünde dünyaya geldi. 6 yaşında saz çalmaya
başladı, 11 yaşında sahneye çıktı.
Müzik yönetmenliğini üstlendiği
resmi olarak ilk defa kürtçe müzik yasağını delen "Nevroz" adlı kaset
1990'da önce entstürümantal olarak sonrada Nilüfer Akbal ve Rıza
Akkoç'un katılımıyla gerçekleştirildi.
02 Temmuz 1993'de, Sivas'ta Madımak
Otelinde 35 insanla birlikte katledildi. 13 Eylül 1993'de oğlu Roni
Hasret Gültekin dünyaya geldi. Hasret Gültekin genç yaşına rağmen
Anadolu Halk Müziğinin yorumlanmasında ve icrasında özgün bir yer
edinmiş bir sanatçımızdı. Ülkemizde Feodal ve türedi kültürün aşılarak
yurtsever demokratik ve halkçı bir kültürün köklerinin
sağlamlaştırılması kavgasının önemli bir neferiydi. Anadolu
Aydınlanmasının ışıklarından biriydi Hasret Gültekin. "Ne arasak,
Anadolu'da bulacağız!" derdi.
Hasret'in ana dili kürtçeydi. Güzel
bir diksiyona sahipti. Sadece Kırmanci değil Dimili ve Sorani'de
bilirdi. "Nerelisin" diye sorulduğunda üstüne basa basa "Koçgiriliyim,
Kürdüm" derdi. Hasret "Ne arasan kendinde ara" felsefesinden yola
çıktı. Hasret Gültekin'in yaşam serüveni içerisinde Anadolu'da
özgürleşmenin önündeki en önemli engellerden birisinin din ideolojiside
olduğunu kavramıştı. Turan Dursun'u okuduktan sonra "Bilinç sıçraması
yaşıyorum, ufkum açıldı. Ateist'im diye haykırabilirim" diyordu.
MENEKŞE VE KORAY KAYA
Menekşa ve Koray
Kaya - Yeşim Özkan, Yasemin - Asuman Sivri gibi madımak'ta yakılan
kardeşlerden. Onlardan geriye Sivas'tan dönen bir kaç parça eşyayı
saymazsak, Sivas'a gitmeden çektikleri iki fotoğraf kalmış;
Menekşe ve Koray kaya oturma
odasının duvarında yanyana gülümseyerek bize bakıyorlar. Gülümsedikleri
zamanı dondurmak için artık çok geç!. Babası İsmail Kaya semah ve saz
hocası, Pir Sultan Abdal oyununun müziğini yapmış. 01 Temmuz'da
Sivas'ta Düzenlenen "Halk Gecesi"ne katılan sanatçılar arasında o da
var.
1992 yılında gerçekleştirilen Banaz
şenliklerini yaşayan Menekşe ve Koray Pir Sultan Abdal Kültür
Etkinliklerine katılmak için, babalarının deyişiyle "can atıyorlar".
Saat 10.00'de İsmail Kaya'nın da katıldığı "Halk Gecesi" var. İsmail
Kaya programını yapıp kulise gelir, o sırada Musa Eroğlu yavaş yavaş
birşeyler çalmaktadır. İsmail Kaya Hasret Gültekin'e sazını nasıl
bulduuğunu sorar. Hasret, "İsmail senin sazının çok sesi var, en iyisi
sen o sazı bir daha kır" der. Tam o sırada bir çocuk duvarda asılı olan
İsmail kaya'nın sazına çarparak yere düşürür. Koray heyecanla babasına
koşup "Baba, sazın kırıldı" der, der demez İsmail Kaya'nın aklına
Hasret Gültekin'in sözleri gelir; sazı eline alır, saz gövde ile sapın
birleştiği yerden, yanı ilk kırıldığı yerden bir kez daha kırılmıştır.
"Hasret yarın seni görürsem ne diyeceğimi biliyorum" diye geçirir
içinden İsmail Kaya, ama Hasret Gültekin'i son kez gördüğünü nereden
bilsin? Bu Dünyadan bir Koray, bir Menekşe geçti.
Bu dünya'da Koray Kaya geçti, on
üçünde Sivas'ta yakıldı. Peki kimdi o güzel çocuk? Beş yaşında yazıyı
söktü. İlk okula başlamadan önce okumayı öğrendi. Hacettepe
Üniversitesi kampüsünde 60. Yıl ilkokulu'nda okudu. çok başarılıydı.
Bilim Dersanesinin Anadolu Lisesine hazırlama kursunda ilk ona girdi.
Mimar Kemal Ortaokulu'na başladı. Çok zeki, yetenekli bir çocuktu.
Kendi yaşından büyük çocuklarla, insanlarla ilişki kurardı. En iyi
örnek, Sivas'ta yitirdiğimiz Sait Metin'le kurduğu ilişkiydi. Sait
Metin'le çok iyi anlaşırlardı. Bu dünyadan bir de Menekşe geçti, on
beşinde Sivas'ta yakıldı. Peki kimdi o güzel çocuk? Menekşe semaha,
tiyatroya meraklıydı. Günleri Pir Sultan Abdal Derneği'nde geçerdi.
Birkaç arkadaşı gibi Menekşe Kaya'da saz dersleri almıştı. Kardeşi
Koray'la birlikte evde saz çalar, semah gönerlerdi. Menekşe özgürlüğüne
çok düşkün biriydi. Sosyal kültürel ilişkileri çok iyiydi. Menekşe kaya
02 Temmuz günü son semahını döndü.
Hüsniye ana ve diğer analar
çocuklarının mezarları başında bir ağıt yakacaklar: "Sivas'ta yitimdim
22 goncaydı gülüm / Elimden aldı bak ateşle ölüm / Ben de dostlar ile
gömüldüm / Çalar sazı dili söylerdi / Aldı onları ölüm"?
EDİBE SULARİ
Edibe Sulari, Davut Sulari Baba'nın en büyük çocuğuydu. Tarihi Seyyitlerimizden, Seyyit Mahmut Hayrani'nin torunlarındandır.
Bassel'de yaşadığı halde Türkiye'de
yapılan bütün Bektaşi Kültür etkinlikleri ve ehlibeyt cemlerine,
konferanslarına katılmayı ihmal etmezdi.
MUAMMER ÇİÇEK
İki dosya, bir fotoğraf; "Muammer'in
ağabeyi" fotoğrafta genç adamla genç kız birbirlerine bakarak
gülümsüyorlar. Genç adam Muammer Çiçek olmalı, Genç kızın kim olduğunu
bilmiyoruz henüz. Dosyaları karıştırıyoruz; dosyalardan birinde
Muammer'in tuttuğu günce, diğerinde altmış kadar şiiri, "İnadına
yaşamak" adlı kendisinin yazdığı bir oyun. Fotokopisi çekilmiş bir ölüm
ilanı düşüyor dosyaların arasından: "Sivas katliamında yitirdiğimiz
Muammer-İnci ve 35 canı yüreğimize gömdük" Muammer Çiçek'le İnci
birbirlerine bakarak gülümsüyorlar.
"1967 yılında Tokat'ın Zile
ilçesinde doğdu 1992 yılında Gazi Üniversitesi Mühendislik ve Mimarlık
Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümünü bitirerek Şehir Planlamacısı
oldu."
Çankaya Belediyesi İmar dairesinde iki ay staj gördü.
Muammer Çiçek şiir yazıyor, Pir
Sultan Abdal tiyatrosu yönetmeni, oyuncusu "Küçük Prens" adlı oyunda
oynamış. Olaylar çıkmasa, Madımak Oteli yakılmasa 02 Temmuz saat
20.00'de Sivas Kültür Merkezinde kendisinin yönettiği Pir Sultan Abdal
oyununu oynayacaklardı.... Serkan, Huriye, Yeşim, Özlem hiçbiri
oynayamadılar.
Muammer'in babası Hüseyin Çiçek ilk
ve son kez konuşuyor,. " Muammer kavgayı hiç sevmezdi cahil insanlardan
uzak dururdu. Ama orası Sivas, Sivas şehri Cumhuriyete düşman ailece
kendimizi Cumhuriyete ve topluma adadık.
Muammer'in eşyalerın arasında Ahmet Çiçek bir nişan yüzüğü getiriyor.
İNCİ TÜRK
"Sanki boğucu bir sesin içinde
yüzünü bulmaya çalışıyorum. Hızla ilerliyorum, bir türlü
yaklaşamıyorum, uzaklık hep aynı" 13.01.1991. Muammer Çiçek Sivas
Madımak Oteli, dışarda azgın kalabalık ve sanki yazılanlar Alevler
içindeki İnci Türk için yazılmış. Muammeri yazınca inciyi, İnci'yi
yazınca Muammeri düşünmeden yapamıyoruz.
İnci Gazi Üniversitesi Eczacılık
Fakültesini 1992 yılında bitiriyor. Altındağ Kültür Merkezinde ilk
tiyatro çalışmalarına başlıyor. Pir Sultan Abdal Tiyatro topluluğunun
teknik kadrosunda yer alıyor. İnci Türk'ün Muammer Çiçekle olan
yakınlığı ortak arkadaşları Huriye Özkan'a oradan tiyatro çalışmalarına
dek uzanıyor.
Baba Mehmet Türk "Ben çocuklarımı
toplumda bir yere gelmek için çalışın derdim. Muammer'le tanıştıktan
sonra hayatında olumlu bir değişiklik olduğunu hissettik" Anne Neda
Türk "kızımla gurur duyuyorum çok iyi seçim yapmış" diyor, baba Mehmet
Türk başıyla onaylıyordu.
İnci Türk'ün odasındayız kitaplarını
karıştırdığımız, yaşamına girdiğimiz genç kızı yıllardır tanıyormuş
gibiyiz. "Ölürsem / Açık bırakın balkonu / Çocuk portakal yer
(Balkonumdan görürüm onu) / Orakçı ekin biçer (Balkonumdan duyarım onu)
/ Ölürsem / Açık bırakın balkonu. İnci Türk için ne yapabiliriz.
Balkonun kapısını açık bırakıyoruz.
NURCAN ŞAHİN- ÖZLEM ŞAHİN
Nurcan şahin'in annesi Fidan Şahin,
yirmiyedi yıl Anadolunun çeşitli yörelerinde görev yapan bir köy ebesi.
Amcasının oğlu Mahmut'la bir akraba evliliği yapıyor. Bu evlilikten
doğan üç çocuğuda doğumundan kısa bir süre sonra ölüyor. 03 Mart
1975'de adını "Canışığı" anlamına gelen Nurcan koydukları bir kızı
oluyur. Nurcan Şahin küçüklüğünden itibaren Fidan Şahin'in yaşamına bir
başka sevinç ekliyor.Fidan Şahin "Onu özel olarak sevmek için kendime
doğurdum. Nurcan'ım olmadığında evde bir suskunluk bir sessizlik
olurdu. Nurcan'ın gelmesiyle eve bir şenlik havası doğardı" diyor.
Nurcan büyüdükçe kendini bütünüyle
okumaya veriyor. Nazım Hikmet'in şiirlerini ve diğer ilerici yazarların
yapıtlarını okuyordu. Köyümüz Şarkışla ilçesi Saraç köyüdür. Köyümüzün
kültür ve dayanışma derneği vardır. Nurcan amcasının kızı, kader
arkadaşı ve can dostu Özlem ile birlikte derneğin çalışmalarında görev
alırdı. Sunuculuk yapar geneleksel oyunumuz Semah dönerlerdi. Herhangi
bir şeye kızsam " Anne beni lafla dövme, eline terliğini al sinirin
geçirinceyi kadar döv" derdi. Ben onu dövme şöyle dursun "gözün kör
olsun bile diyemezdim". Bir günden birgüne "Allah Canını Alsın"
demedim. Allah almadı ama yobazlar aldı.
Nurcan ile Özlem şahin amca
çocukları aralarındaki ilişki kardeşlikten öte. Çocuklarından itibaren
birlikte büyüyor, birbirlerine can yoldaşı oluyorlar. Özlem'de simsicak
sevimli, cana yakın insan sevgisiyle dolu bir genç kız. Özlem'in
kendine güvenen rahat bir yapısı var, o'da Nurcan gibi gülmeyi seviyor.
Hızlı ve sürekli ve akıcı konuşması en önemli özelliklerinden biri,
konuşmaya bir başladımı susmak bilmiyor. İkiside yaşıtlarından daha
rahat iyimser ve olgunlar. Çirkinlikler ve kötülükler rahatsız ediyor
ikisinide.
İkiside ölüme çok uzak iki
çocuktular.Özlem Şahin umursamaz dile dolu bir kızdı, hep çocuk kalmak,
hiç büyümemek istiyordu. Büyüklerin yapmacıklı ve abartılı dünyası
güldürüyordu onu. Odasının duvarına astığı bir kart belki yaşlanacağım
ama asla büyümeyeceğım. Az ama öz yaşadılar. "İnsan sevgisiyle
yürekleri doplulu olan canları ve biz anneleri de yaktılar.
Yüreklerimize insanlık sevgisi yerine kin ve nefret doldurdular." diyen
şehit annelarına kulak verelim.
SAİT METİN
Adı sıklıkla anılan ve kendisinden
sevgiyle söz açılan Sait Metin. "23 yıllık hayatında hiçkimseyle kavga
etmeyen ılımlı ve olumlu bir yapıya sahip olan asla küfür etmeyen,
yalan söylemeyen, kimseyi bilerek kırmayan, herkese saygılı, sevecen ve
hayat dolu bir insandı Sait Metin. Uzun boylu, yakışıklı ve güçlü
bedeninde sanki bir giz vardı.Onunla tanışıpta ilgi duymayan, sevmeyen
herhalde olmazdı" diyor amcası Halil Metin.
"Oğlum diye söylemiyorum. dört
dörtlük insandı" diyor babası Mehmet Metin. Sait Metin'in dostları;
kitapları ve bağlaması oluyor. Bize Nurcan'ı, Özlem'i, Belkıs'ı,
Ahmet'i ve Yasemin'i hatırlatıyor.
Sait Metin çok iyi bağlama çalıyor,
türkü söylüyor hertürlü müzik aletine bir hafta içerisinde uyum
sağlamayı başarıyor. Bir de kabak kemanesi var, Yeşim'in (Özkan) 23
Nisan 1992 günü Sait'e verdiği yaşgünü armağanı. "Sait sevgisinde de
çok temiz bir insandı" diyor arkadaşı İsmail atak. "Esas deyişimi canı
kadar çok sevdiği balcanı bulduğunda başlamıştı. Artık tiyatroda ve tüm
hayatlarında birlikte olacaklarına söz vermişlerdi. Bizde Sait'e
Pir'im, Yaşem'e de balcan diye hitap ediyorduk."
Çankırı gibi ters bir kent'te
Çankarı Meslek Yüksek Okulundan mezun olan Sait Metin'i aldığı bu
eğitim tatmin etmiyor. "Ben bir Yüksek okul bitirmekle tatmin olmadım,
biliyorum sizde tatmin olmadınız söz veriyorum bir fakülte daha
bitireceğim" diyordu ailesine. Sait ve Yeşim'in birbirlerine çok bağlı
olduklarını söylüyor. Annesi Sultan Metin. "Yeşim'e çok fazla umut
verme, belki ailesi istemez dediğimde, "Anne sen delimisin, ben
aradığımı buldum"demişti. Kız da çok tatlıydı. Saiti çok seviyordu.
Birbirlerine çok uymuşlardı" diyordu Sultan Metin.
HURİYE VE YEŞİM ÖZKAN
Özkan ailesi, 1962 yılında Ankara'ya
yerleşiyor. İlk yılında doğuyor. "İlk çocuğumuz olduğu için sevgiyle,
özenle büyüttük" diyor. Münire Özkan... Huriye üç günlük bebekken,
Anıtkabir'de çimlerin üzerine yatırılıyor...
Huriye Özkan, başarılı bir
öğrencilikten sonra, Deneme Lisesi'ni birincilikle bitiriyor. Gazi
Üniversitesi Eczacılık Fakültesi'ne arkadaşı İnci Türk ile birlikte
giriyor, birlikte bitiriyorlar. İkisi de Alevi kültürüne bağlı, üretme
ve paylaşma bilinciyle yüklü iki çağdaş genç kız...
1992 yılındaki, Pir Sultan Abdal
Kültür şenliklerinde, Özkan ailesinin bütün bireyleri Banaz'dalar...
Bir yanda Yıldızdağı, bir yanda Pir Sultan'ın köyü... Yeşim Özkan
şenlik programını büyük bir coşkuyla gösteriyor babasına... Semah,
tiyatro, dinletiler, şairler ve şiirler... Fakat biraz tedirgin,
sormadan edemiyor; "Aziz Nesin de gelecekmiş, bir olay çıkar mı acaba?"
Hikmet Özkan, "Devletin güvenlik güçleri var kızım" diyerek
yatıştırıyorum onu...
Münire Özkan'ın anımsadığı son
anları söyle; Birbirlerinin üstene oturuyor, aynı koltuğa sığmaya
çalışıyorlar... Huriye Özkan, kardeşine sarılıyor, kollarını sıyırıyor,
ısırıyor, öpüyor... "Anne" diyor, "Yeşim'i çok seviyorum"... Yeşim'in
Pirim'i Sait Metin, tiyatroda ve tüm yaşamda birlikte olmaya sözlendiği
Yeşim Yeşim Özkan'ı yani Balcan'ı babası Hikmet Özkan'dan "emanet"
alıyor; kızların yanlarında Sait Metin ve Muammer Çiçek var, İnsan
güzeli iki delikanlı... Hep birlikte, neşe içerisinde, coşkuyla
gidiyorlar Sivas'a.
Özkan ailesinin sevinci ve gururu onlar olacaklar biliyoruz...
CARİNA THUİJS
Rahmi Sivri'nin Anlattıkları.
Carina ve kız arkadaşı Maryze ve
beni işyerimden arayıp randevu istediler. Bir hafta sonra biraraya
geldik. Onlar, kendilerinin Türk kadınlarının aralarındaki
ilişkilerinin nasıl yapılandığı, nelerle uğraştıkları ve aile içindeki
rollari konularında araştırma tezi hazırlamak istediklerini,
Doetinchem'deki Türkiye'lilerle çalışmamdan olayı bazı olanaklar sunup
sunmayacağını sordular ve yardım istediler. Carina ve Maryze'e yardım
edecektim.21 Haziran 1993 tarihinde buradan Ankara'ya, bir ay konuk
olacağı Sivri ailesinin yanına gitti. Yasemin ve Asuman Sivri ile kısa
zamanda iyi arkadaş oluyorlar. Birlikte Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği'ne gidiyorlar. Carina Dernek'te pek çok insanı tanıyor; onları
fotograflarını çekiyor, dostluklar kuruyor.
Carina, Yasemin ve Asuman ile
birlikte Pir Sultan Abdal etkinlikleri'ne katılmak üzere Sivas'a
gidiyor. Orada yurttaşı Rene'yi göreceği için çok heyacanlanmış. Carina
tanıdığım kadarıyla, sistemli, çalışmayı seven eşitsizliğe karşı olan,
"toplumcu feminst" diye bileceğimiz biriydi. Biraz çekingendi ancak
kolay ilişki kuran, toplumsal sorunlarla yakından ilgili, insanları
seven, her türlü haksızlığa karşı çıkan insandı, bir çok insanımız gibi.
YASEMİN SİVRİ ve ASUMAN SİVRİ
BELKIS ÇAKIR
1975 yılında
Ankara doğumlu Belkıs Çakır... Lise 'de başarılı bir öğrenciyken,
arkadaşları ona "miss kuruntu" adına takmışlar... 1992 okul yıllığında
şunlar yazıyor Belkıs için: "Belkıs sınıfımızın canayakın
mensuplarından ve pencere sakinlerinden biriydi. Yazılılardan önce çok
telaşlı olur. Bundan dolayı biz ona "miss kuruntu" deriz. Ama biliriz
ki, onun bu telaşı yersizdir. Çünkü her zaman çok başarılıdır.
"Kişilikli, yürekli, yetenekli, tuttuğunu koparan bir insandı. Tam bir
'Anadolu kızıydı...'
Belkıs Çakır'ın bir dakika boş
zamanı yok... Dersane çıkışı soluğu dernekte alıyor. Saat 24'ten sonra,
geceyarılarına kadar semah çalışıyor arkadaşlarıyla...
Belkız Çakır, umutlu olarak girdiği
'93 yılı Üniversite, İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü'nü
kazandığını öğrenemedim.. O başarılı olacağından emindi... Belkız'ın
babası Kamber Çakır... Gazi Üniversitesi önünden geçen otobüslere
biniyor, kızlı erkekli öğrenci kalabalığına takılıyor gözleri, onlar
arasında Belkıs'ı görür gibi oluyor, dalıp gidiyor...
MURAT GÜNDÜZ
02 Temmuz günü,
Murat ve kızkardeşi Birsen Gündüz, kültür merkezi'nde kurulan kitap
standında görevliler. Ankara Üniversitesi, Fen Fakültesi, Fizik Bölümü
üçüncü sınıf öğrencisi olan Murat, Pir Sultan Abdal Derneği'nin gençlik
komisyonlarında görev alıyor.
Murat katkısız sevgiyi ve
dürüstlüğü, en yoğun yaşamış, evrensel sevginin ve kardeşliğin
savunuculuğunu aklıyla birleştirmeyi başarmış ender insanlardan
biriydi. Birsel'le ağabeyi üzerine özel olarak konuşmak, ailesi kadar
bizi de derinden sarsıyor... "Seni tanımlamak, seni anlamak istiyorum
gördüğüm bütün insanlara" diyor. Birsen Gündüz, ağabeyi için yazdığı
satırlarda... "İnsanlara iyimser bir tavırla yaklaşmanın, zor
durumlarında yardımcı olmam, senin yaşam felsefendi. Seni şu dizelerle
anlatmak istiyorum; "Ne mutlu bize insan olmuşuz / İnsan sevgisini
gerçek bilmişiz / İnsanın dalında açıp gülmüşüz / muhabbet insana, cana
muhabbet. R.Su"... seni çok özlüyorum. Seni kendi içinde yaşatarak,
özlemimi biraz olsun gidermeye çalışıyorum... Beni yaşarken görenler,
seni yaşarken görecekler.
"En güçlüler yandı"... En güçlüleri, en güzelleri, en iyileri yitirdik Sivas'ta... Murat Gündüz de onlardan biriydi.
SERPİL CANİK
1974 Ankara doğumlu olan Serpil Canik, Pir Sultan Abdal semah ekibinin en gençleri ve yenileri arasında yer alıyordu.
Serpil Canik, Ticaret Lisesi'nde
okurken staj gördüğü bir kooperatif şirketinde çalışıyor, bir yandan da
harıl harıl üniversite sınavlarına hazırlanıyor... Çok çabuk kavradığı
semahı severek oynuyor, diğer arkadaşları gibi zamanla o da bir semah
ışığı olup çıkıyor... İşyerinden derneğe koşturuyor, hatta semah
çalışmasını engelliyor diye, işinden ayrılmayı bile düşünüyor bir
ara... Bir yandan işin yoğunluğu, bir yandan kurduğu, bir yandan
üniversite hayalleri, gene de dernek etkinliklerinden koparamıyor.
Serpil için dernek çalışmaları ve
dolayısıyla semah, bir yaşam biçimidir artık; "Bütün kötülüklerden
uzak, yanlızca dostluk ve sevgi üzerine kurmuştu hayatını" diyor
ablası... Canik kardeşler, sevgili ablalarını hiç ölmemiş gibi
yaşatacaklar... Onlar da Serpil, Nurcan, Özlem, Belkıs gibi
olacaklar... Yetenekli ve üretken.
AHMET ÖZYURT
1992 yılında
Ankara'da doğan Ahmet Özyurt, Bebekliğinde çok uslu, hatta biraz zayıf
bir çocukmuş. annesi Senem Özyurt, "Her zaman tutmaya korkardım" diyor.
Büyüdükçe fiziği gelişiyor Ahmet'in, uzun boylu, geniş omuzlu, elleri
ve ayakları kocaman, atletik yapılı bir delikanlı oluyor. Başarılı bir
öğrencilikten sonra liseyi bitiriyor. Öğrenciliği sırasında da komilik,
garsonluk gibi küçük işlerle çalışma yaşamına atılan Ahmet Özyurt, bu
konuda pek şanslı olamıyor.
"Yalın bir insandı, tek isteği
okumak, iyi bir üniversiteye gitmek, iyi bir işe sahip olmaktı" diyor
Nurcan Özyurt. Annesi Senem Özyurt anlatımıyla "Bir sıçrasa, karşı
caddeye geçebilen" bir yiğit delikanlı... Her sağlıklı genç gibi
bedenini çok seven Ahmet Özyurt, evde ağırlık çalışarak kol ve
bacaklarını güçlendiriyor, "kendini yerden yere atıyor"... En büyük
ideali Üniversite okumak... Hep sonuca yaklaştı, fakat bir türlü
başarılı olamadı. Belki de başarısız olduğu tek alan Üniversite
sınavlarıydı.
Ahmet Özyurt, en sevdiği iki eylemi;
"Kitap okumak ve spor yapmak" olarak belirtiyor. Ahmet Özyurt, "Hayatın
hep acılarını aklına getiren kişi mutlu değildir. Gerçekten mutlu kişi,
içinde bir iyilik hisseden kişi demektir." diye yazmış günlüğüne...
Ahmet Özyurt, kızkardeşi kadar yakın bize "İstediği ve arzuladığı
sonuçlara yaklaşmıştı, iyi bir insan olarak yaşamayı, başarılı ve mutlu
olmayı fazlasıyla haketmişti, hayatı haketmişti. başaracaktı...
SERKAN DOĞAN
Serkan Doğan,
kardeşi Serdar ile birlikte derneğin semah topluluğunda görev alıyordu.
Aynı zamanda, Pir Sultan Abdal " oyununda Ali baba'yı
canlandırıyordu... Babası, "Sivas'a ilk gidişi değildi. Banaz'a
gitmişlerdi geçen yıl... Ayrıca, derneğin yeni şubeleri açılırken,
İstanbul'a, İzmir'e, Çanakkale'ye gittiler" diyor ve ekliyor,
"Sivas'ta, çocuklarımıza komplo kurulduğunu nereden bilecektik?...
Serkan Doğan, liseyi kendisi için yeterli görmesine karşın, Açık
Öğretim Fakültesi'ne devam ediyordu... Bir diğer tutkusu da futbol
oynamaktı... Babasının sözleri "Sanki büyümüş ve küçülmüştü...
Mahallede yaşlı birisiyle karşılaşsa, elinde çantası, paketi olan yaşlı
bir teyzesini görse, hemen yardımına koşardı, tanısın veya tanımasın
evine kadar eşlik ederdi... Mahallemizde çocuklarla oynardı, evinde bir
akvaryumu vardı; Balıklarıyla, kuşlarıyla sıkılmadan ilgilenirdi...
Serkan Doğan, kendi kendine çalışarak saz çalmayı da öğreniyor "Eğitim
almış birinden çok daha iyi kullanırdı sazı" diyor kardeşi Serdar...
11 Aralık 1993, yirminci yaş günü
Serkan Doğan'ın.. Ailesinin, Aydınlık Gazetesinin aynı tarihli sayısına
verdiği bir duyuruda şunlar yazılıyor: "20 yaşına merhaba gülüm. Yangın
yeri yüreğimiz. Direncimizde yaşıyorsun. Ailen "... Bir de şu dizeleri
okuyoruz; otelde yangın başladığında bir kağıda karaladığı, ölümünden
sonra iç cebinden çıkan sportane birkaç dizeyi: "Yanıyorum / anam sakın
ardımdan ağlamasın Ali'yim ben / Pir Sultan yoluna ölüyorum / başıma
kızıl bağlama / arkamdan sakın ağlama"... Doğan ailesi, oğullarının
vasiyetine sadıklar... Ne bir lanetleme, ne bir damla gözyaşı, ne de
bir yakınma... Yalnızca direnç... Hepsi bu.
MEHMET ATAY
1968 baharında,
Divriği'nin gönderen Köyünde, Atay ailesinin en küçüğü olarak doğuyor.
Mehmet Atay... Evin en küçüğü olmakla birlikte en sevileni aynı
zamanda... Mehmet Atay'ın kısa süren, fakat yoğun ve üretken yaşamını
anlatmak, sevgili kardeşlerine düşüyor şimdi.
Üniversite yıllarından itibaren
fotoğraf sanatına büyük bir tutkuyla bağlanıyor... Yaşamını, çektiği
fotoğraf kareleriyle güzelleştirmeyi kotaran bir insan...
"Fotoğrafları, hayata bakışındaki özgürlüğü sergilemeye yetiyordu.
Çektiği fotoğraflar gerçekten de ta kendisiydi" diyor Zeynel Atay...
Mehmet Atay, temiz bir gökyüzü arayan martıları, boynu bükük kır
çiçeklerini, ıslak sokak köpeklerini, kendisine dil çıkaran, haylaz
çocukları fotoğraflıyor. Onları özgür dünyalarını yakalama çalışıyor...
Olabildiğince özgür yaşamaya sevdalı bi güzel insan. Günümüzde yükselen
değerler dünyasında, ilkeli ve kendini alçaltmayan bir yaşamı
benimseyen, yaşamın ağrısını ve sızını her zaman üzerinde taşıyan,
Fotoğraflarıyla yaşamını güzelleştiren, dürüst kişiliğiyle dostlarına
ve arkadaşlarına güven veren, duygusal, sevecen, çalışkan bir insan...
Bütün ilişkilerinde özgür düşüncesini hayata geçirmeyi deniyor. Ve bu
tavrından asla ödün vermiyor.
Gazi Üniversitesi, Maliye Meslek
Yüksek Okulu'nu bitiren Mehmet Atay'ın mesleği ile ilgili büyük bir
hedefi bulunmuyordu. Belli bir iş, yükselme ve bol para kazanma hırsı
da yoktu. "Mehmet çok farklı insandı" diyor ablası Aynur Atay,
"Hissettiği gibi yaşardı. Hayata çok geniş bir açıdan bakar ve hiçbir
konuda kendini sınırlamazdı..."
Mehmet Atay, 25 Haziran 1993 günü,
Alevi Dernekleri Federasyonu'nun kurultayına katılmak üzere,
Hacıbektaş'a gidiyor. 27 Haziran günü, İstanbul'a dönüyor ve birkaç gün
sonra da Sivas'a, yönetim kurulu üyesi olduğu Divriği Kültür Derneği ve
Çağdaş Divriği Gazetesi adına, Pir Sultan Abdal Etkinlikleri'ni izlemek
ve elbette gönlünce fotoğraflamak üzere yola çıkıyor. Bir arkadaşı,
"Mehmet'in ablası olmak çok güzel bir şey olmalı" diyor Aynur Atay'a...
"Bir insanın bu kadar çok arkadaşı
olmasına inanamıyorum... Ben ablası olarak, ölümüne bizden çok daha
fazla üzülen arkadaşları olduğunu biliyorum"... Sevgili Mehmet! Seninle
yaşadığım süreçlerde dost ve arkadaş olamadık ama, geride bıraktığın
onurlu yaşamınla, fotoğraflarındaki insancıl, ortak dünyamız ile bizim
de kardeşimiz, arkadaşımızsın şimdi...
GÜLSÜN KARABABA
Pir Sultan Abdal
Kültür etkinliklerin, Divriği Kültür Derneği kanadından katılan dört
genç kızdan biri de Gülsün Karababa... Handan Metin, Gülender Akça,
Gülsün Karababa ve Nurhan Metin'den, yalnızca Nurhan geriye döndüyor.
Gülsün'ü, ablası Nilgün Karababa
yolcu ediyor Sivas'a. Gülsün Karababa... Ayrılırken, döne döne öpüyor
ablasını, "Belki bir daha görüşemeyiz" diyor... Nilgün Karababa,
kardeşine kızıyor; "Üç tane kol atmıştı. Bende "niye bu kadar çok giysi
götürüyorsun yıllanacak mısın orada?" dedim. Üstünü kontrol ettim.
"Sivas soğuk olur, kalın giyin" dedim. Oysa ki, yangın yeri olacakmış
Sivas, bilemedim"...
Sıradan biri olarak yaşamayı asla
kabul etmiyor; babası M. Ali Karababa gibi güzel saz çalıyor, evde
herkes yatmış uyurken, o gece yarıları resim çalışıyor, günce tutuyor.
Atatürk Kültür Merkezi'ndeki resim kurslarına katılan Gülsün'ün hedefi,
Hacettepe Üniversitesi Resim bölümü'nü kazanmak... "Harçlığını saklar
kitaba, boyaya yatırırdı." diyor babası M. Ali karababa... "Bir gün
olsun kızmadım yavruma. kaşımı kaldırıp bakmadım, nazarım değmesin
diye..." Uğur Mumcu'nun cenaze töreninden döndükten sonra, "Ben sıradan
biri olacağım. Ben de Uğur Mumcu gibi öleceğim" diyor ablasına..
Gülsün'un felsefesine göre, insan
yalnızca yaşamında değil, öldükten sonra da anılmalıydı. Geriye
birşeyler bırakabilmeliydi. Belki ileri bir tarihte düşündüklerini
yapabilirdi kardeşim... Fakat böyle bir ölümü hiç hak etmemişti.
M. Ali Karababa, "Biz bu
çocuklarımızı ne zor koşullar altında büyüttük. Onları cepheye
göndermedik ki. diyor. Ve anne Sultan Karababa, "Biz on aydır zehir
yiyoruz." derken, nasıl da acılı, fakat yıkılmaz bir şehit anası aynı
zamanda... "Ben annem gibi akıllıyım" diye övünen Gülsün'ün, "Dünya bir
yana, annem bir yana" dediği Sultan annesi... Karababa ailesi, diğer
aileler gibi yalnızca gerçeği öğrenmek istiyor. Devlettir bizim
düşmanımız...
Gülsün Karababa, "Ölü Ozanlar
Derneği" kitabından aldığı bir tümceyi güncesine aktarmış; "Ölüm saati
geldiğinde hiç yaşamamız olduğunu hissetmem ne acı"... Sivas'ın kendisi
ve sevdiği yazarlar için bir "Ölü Ozanlar Kenti" olacağını nereden
bilecekti?... Halk ozanı Gülsün Karababa'nın babası M. Ali Karababa
Sivas katilamında 33 yavrusunu kaybetmenin acısına dayanamadı. Kısa bir
süre sonra Pir Sultan'ın ve canların yanına ulaştı.
GÜLENDER AKÇA
Gülender
Akça'nın kız kardeşi "aile içinde bir evlat, bir kardeş, bir abladan
öteye, hepimize bir dost, bir can, bir arkadaştı." diye söze başlıyor.
Babası Abidin Akça sözü alıyor "Ben
uyuyordum, Gülender ile gece konuştuk, vedalaştık, sokaktan geri dönmüş
babamı bir öpeyim demiş, son öpüşü oldu."
"Bizde bir ihtiyar vardır, çor
çocuğu olmayan, bibim "babaman kardeşi hastaydı" Gülender ile bu odada
birlikte yatardı. "Kurban olam Gülender, nereye gidiyon, ben ölüyem,
ben hastayım" dedi Gülender'e. Bibi sen ölmekte ol, ben uçakla da olsa
gelirim seni yolcu ederim dedi. Fakat maalesef Gülender'in cenazesi
geldi uçakla"
Gülender Akça'nın halasının adı
Tamey, herkes gibi Gülender'de o'na bibi dermiş. Bibi'nin hastalığında
altını temizler, tuvaletini yaptırırmış, Gülender'in ölümünden 40 gün
sonra Bibi de ölmüş üzüntüsünden.
Divriğinin Şahin Köyünden Ankara'ya
uzanan 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas'ta Madımak Otelinde sona eren 25
y